Dünya Tarihinde Aile’nin Dönüşümü ve Değişimi
Dünya Tarihinde Aile’nin Dönüşümü ve Değişimi
Aile toplumu ayakta tutan temel yapılardan biridir. Aile hakkında farklı tanımlar yapılmaktadır. “Aile sözcüğü, Latince “famulus” evcil köle anlamındadır. “Familia” tek efendiye bağlı olan kölelerin tümü, diğer bir ifade ile kandaş ve kayınların topluluğu anlamına gelmektedir” (Hançerlioğlu, 1976: 34): Akt: (Tekin Epik, M. Çiçek, Ö. Altay, 2017). Bu tanımın ailenin tek bir otoriteye bağlı olarak kabul edilerek yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu otoritenin eril bir karaktere sahip olduğu ve erkek egemen bir hakimiyetin ailede egemen olduğunu işareti olarak yorumlanabilir.
“Tarım devrimi öncesindeki avlanma ve toplayıcılıktan oluşan ilk iş bölümü bir kurumsal çatı (aile) içerisinde görülmesine olanak sağlamıştır” (Karaca, 2018): (Tekin Epik, M. Çiçek, Ö. Altay, 2017). Erkeğin avcılık yaparak ailesinin gıda ihtiyacını karşıladığı ve kadınında yuvasında erkeğini bekleyerek çocuk bakımı ve ev işleriyle uğraştığı anaerkil bir yapının var olduğu düşüncesi yaygın bir kanaat olarak kabul ediliyordu. Ancak “Tüm evrimci kuramlarda yer alan tarih öncesi insanlığın anaerkil yapıdan baba erkil yapıya geçildiğine ilişkin tez, yirminci yüzyılın başlarında önemini kaybetmiştir. Ana erkliliğin tarihte var olduğuna yönelik arkeolojik ya da antropolojik yeterli bir kanıt bulunmamaktadır” (Marshall, 1999: 22):(Aydın ve Arlı, 2013). Çünkü bu dönemde anne ve babanın ailede üstlendiği roller birbirini değersizleştirmeyecek kadar önemlidir.
“Tarım devrimiyle birlikte, bir üretim ve tüketim birimi olan ailede sistematik bir iş bölümü oluşmuştur. Kadın ve çocuklar da dahil tüm aile üyeleri üretim sürecine katılmıştır. Sahip olunan arazi ölçüsü ve bu araziyi işleme biçimleri ile çocukların da aktif olarak üretime katılmasından dolayı geniş aileler kurulmuştur” (Giddens, 2013:121). Geniş ailenin ekonomik fonksiyonlarının devam edebilmesi için fazla nüfusa ihtiyaç olduğu şeklindeki bir değerlendirme mantıklı görünmektedir. Çünkü “Bu dönemde üretime destek verilmesi gerekiyordu ve aile üyelerinin ayrı ayrı görev ve iş tanımlamalarının yapılması bir zorunluluk haline gelmişti. Geleneksel tarım toplumlarında çocuk, soyu devam ettirmenin bir aracı ve gelecekte ebeveynler için bir sosyal güvence olmanın yanında ucuz emek gücü anlamına da gelmekteydi” (Özyurt, 2013: 171)., Akt:(Turğut, 2017). Bu özellik çocuk sayılarının artmasına ve geniş ailelerin doğal bir sonuç olarak gerçek bir ihtiyaçtan çıktığına dayanak oluşturmaktadır. Bu şartlar göz önünde bulundurulduğunda, az çocuk sahibi çekirdek aile yapısının, tarım toplumları için uygun düşmeyecek bir aile yapısı olduğu hemen anlaşılabilir. Tarihi süreç göz önüne alındığında çekirdek aile yapısının ortaya çıkması için radikal dönüşüm ve değişimlerin ortaya çıkması gerektiği anlaşılmaktadır.
İnsanlık tarihi boyunca var olan aile kavramı bugüne kadar birtakım değişiklikler göstermiştir. “Toplumlardaki sürekli değişimlerle birlikte klan, boy ve aşiret gibi topluluklardan günümüzde aile topluluğuna ulaşılmıştır” (Zafer, 2013). Günümüzde aile yapısının değişimi hala devam etmektedir. Aileler bazı tanımlamalarda modern ve modern öncesi olarak iki ayrı sınıflandırmaya ayrılsa da “Bu düşüncenin gerçeği yansıtmadığı belirtilmektedir” (Giddens, 2013):Akt:(Karslı, 2019).
“Gelenek, toplumların ortak değerlerini, bilgi ve davranış kalıplarını oluşturmaktadır” (Yılmaz, 2005: 40)., Akt;(Turğut, 2017). Bu kalıplara göre aslında toplumun geleneksel yapısı ailenin yapısını belirleyen temel faktörlerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. “İnsanlığın başlangıcından bu yana var olan ailenin süreç içerisindeki konumunu ve geçirdiği dönüşümü izleme noktasında önemli bir diğer olgu dindir” (Turğut, 2017). Din toplumların gelenek ve göreneklerini de etkileyen bir yapıya sahiptir. Dini anlayışlar ve yaşantılar zamanla dinin etki derecesine göre gelenekleri de şekillendirir. Toplumun inanç yapısının gelenek haline gelerek yeni bir form kazanması kimi zaman dini inanışlardan daha katı bir gelenek formuna dönüşebilmektedir.
Üç semavi dinde de aile kutsal olarak kabul edilmiştir. “Yahudilik’te ve Hristiyanlık’ta aile kurmak esastır; Ailenin yerine getirdiği üreme işlevi dinin ve egemenliğinin yeryüzündeki devamlılığının teminatı olarak görülmüştür” (Turğut, 2017). Dünyaya gelen çocukların dini kurallara göre yetiştirilmesi ile aslında dinin yaygınlaşması hedeflenmektedir. “Yahudilik’te kadın, Tevrat’taki on emirde işaret edildiği üzere erkeğin kendisine sahip olduğu mülkiyet ilişkileri içerisinde bir nesne, bir meta olarak değerlendirilir. Aynı şekilde Hristiyanlık'ta da kadına erkeğin sadık bir hizmetçisi olması buyurulur ve kadın kilise mihrabı önünde erkeğe itaatkârlık yemini etmek zorundadır” (Turğut, 2017). Bu yönüyle eril bir yapının destekçisi olarak görülen bu iki din erkek egemenliğinin devam etmesinin dayanağı niteliğindedir. “Diğer iki semavi dinin kadın-erkek rollerine dair görüşlerinin aksine İslamiyet’te kadın ve erkeğin birbirine üstünlük arz etmesinden ziyade birbirini tamamladığı belirtilmektedir. Her ne kadar İslam vurgulamış olsa bile hâkim olan geleneklerin bir kısmı kadına tanınan hakları yansıtmaktan uzaktır.” (Aktaş, 1997: 98-99):(Turğut, 2017). Yukarıda da ifade edildiği gibi çoğu zaman gelenekler dinin yapılmasını istediği kuralları çarpıtıp etkisizleştirerek dinden daha etkili bir güç haline gelebilmektedir. Burada dikkati çeken en önemli konu ise din ve gelenek arasındaki çizginin net olarak belirlenememesidir. Din ve geleneğin birlikte aile üzerinde yaptığı etkinin kırılması modernleşmenin ve aydınlanmanın gerçekleşme gerekçelerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.
“Hristiyanlık’ta çocuk, ilk aile olan Âdem ile Havva’dan intikal eden ilk günah olarak kabul edilmektedir. Çocuk, yapılan vaftiz töreni ile bu günahkarlıktan arınıp, yeni bir hüviyet kazandırılarak kutsal alanın sınırlarına dahil edilir” (Turğut, 2017). Bu değerlendirmedeki sübjektif mantık aydınlanma döneminde bilimsel yaklaşımlar geliştirmek gerektiğinin mantıksal bir dayanağı olarak kabul edilmiştir. Çocuğun dinlerde kutsal kabul edilmesi İslamiyet’te de aynı şekilde devam etmektedir. İslamiyet’te, “Dünyaya gelen her çocuk, ancak İslam fıtratı üzerine doğar, daha sonra anası, babası onu Yahudi, Hristiyan ve Mecusi yaparlar” (Gölcük, 2000: 99-100) hadisinden de anlaşılacağı üzere temiz ve günahsız olarak dünyaya gelirler. İslamiyet’te “Kadının ve erkeğin birey olarak yeri ayrı, anne ve baba olarak ise ayrıdır. Aile içindeki anne ve baba rolü kutsanmıştır. ‘Cennet anaların ayakları altındadır’ hadisi de atfedilen bu kutsallığa işaret etmektedir” (Turğut, 2017). Bu kutsallık Rönesans ve aydınlanmacı yaklaşımların yıkılması gereken dayatmacı ve değişmesi gereken bir kurallar bütünü olarak kabul edilmiştir.
Kültürel ve Ekonomik Devrim
Tarım toplumundan endüstri toplumuna geçiş süreci aile yapısını da köklü bir değişime uğratmıştır. Bu değişimin başlangıç süreci coğrafi keşiflerle başlamıştır. Keşfedilen yeni coğrafyalardan getirilen maddi zenginlik kaynakları endüstri devriminin sermaye birikimini oluşturmuştur. Bu geçiş döneminde tarımsal üretimde kullanılan güç kavramı büyük bir değişikliğe uğranmıştır. Buharlı makinenin icadı ve üretimde kullanılması yaşanan bu sürece damgasını vurmuştur. “Kapitalist toplumdaki bu dönüşüm toprağa bağlı geniş üretim tarzından, makineye dayalı seri üretim tarzına geçiş ve bunun bir yansıması olarak da geleneksel toplum tiplerinden modern toplum biçimlerine yönelik dönüşümdür” (Giddens, 2013): Akt:(Tekin Epik, M. Çiçek, Ö. Altay, 2017: 33-37).
“Modernitenin kültürel temellerini Hümanizm, Rönesans ve Aydınlanma hareketleri ile bunların bir sonucu olarak gelişen sekülerizm oluşturmaktadır. Modernitenin arka planındaki temel dinamik olarak Aydınlanma hareketinin merkezinde insanın kendi dışında bulunan tüm otoriteleri terk etmesi bulunmaktadır.” (Turğut, 2017). Bu yönüyle din ve geleneğin yıkılması aslında toplum üzerindeki sübjektif kabul edilen bütün otoritelere karşı verilen bir direnişin göstergesidir. Ailenin, modernite gibi radikal dönüşümlerin yaşandığı bir süreçten etkilenmemesini düşünmek hayalîdir. “İnsan aklı ve iradesinin ön plana çıkmasını sağlayan bu hareketler, toplumda bireyselleşme sonucunu doğurmuştur” (Turğut, 2017). Bireyselleşme de ailenin bel kemiğini kıran en önemli faktör olarak karşımıza çıkmıştır. Geleneksel olarak biz bilinciyle hareket etmesi varsayılan aile bireylerinin ben merkezli olarak yalnızca kendisini referans alması ailenin dönüşümü üzerindeki en radikal bir etki oluşturmuştur. Böylece geniş aileden çekirdek aileye doğru hızlı bir geçiş dönemi başlamıştır. Yeni toplumsal yapı, endüstri toplumunun göç olgusunu zorunlu kılması ve kentlerin nüfusunun artması sonucunda göç olgusunun hızlanması ailelerin kırsal kesimdeki geniş aile yapısından koparak çekirdek aileler oluşturması ile sonuçlanmıştır.
“Endüstri toplumunu karakterize eden çekirdek aile, endüstri sonrası toplumlarda da varlığını korumakla birlikte, bu dönemde çekirdek ailenin yanında yeni yapılarda ortaya çıkmıştır. Kadınların işgücüne katılımlarının artması, ücretli olarak çalışmaya başlamaları, eğitim seviyelerinin ve buna paralel olarak vasıflarının artması, işten öte kariyer yapmayı hedeflemeleri ailede kadın ve erkeğin rollerinin farklılaşmasında etkili olmuştur. Erkeğin ‘gelir kazanan’, kadının da ‘ev kadınlığı’ rolünü üstlendiği geleneksel sosyal rol sistemi farklılaşmıştır” (Tekin Epik, M. Çiçek, Ö. Altay, 2017). Tarım toplumu döneminde geniş ailenin fonksiyonlarına yukarıda değinmiştik. Endüstri toplumuyla birlikte yaygınlaşan çekirdek aileler önemli birtakım fonksiyonlar icra etmeye devam etmiştir. “Modern çekirdek ailenin fonksiyonları şu şekilde belirtilebilir: Ekonomik Fonksiyon, Koruyuculuk Fonksiyonu, Psikolojik ve Biyolojik Fonksiyonu, Eğitim Fonksiyonları, Dinî Fonksiyon, Boş Zamanların Değerlendirilmesi Fonksiyonu, Prestij Sağlama Fonksiyonu: Dolayısıyla, geleneksel geniş ailede görülen akrabalık, soydaşlık vb. prestij sağlayan ilkeler, modern toplum içerisinde yerini statü, mülkiyet sahipliği vb. kavramlara bırakmıştır” (Tekin Epik, M. Çiçek, Ö. Altay, 2017). Bu değişimde kendi ayakları üzerinde durmak isteyen ailelerin daha fazla maddi gelir elde etmek için yeni stratejiler geliştirmesini zorunlu kılmıştır. Geleneksel olarak erkeklerin evi geçindirme sorumluluğu değişerek kadınlar iş yaşamına daha fazla girmiştir. Çocuklar da endüstri toplumunda ortaya çıkan büyük ölçüdeki iş gücü ihtiyacını karşılamak için tercih edilir hale gelmiştir. Bu süreçte ailelerin sahip olduğu çocuk sayısının azalması kaçınılmazdı. “Sanayileşmeyle birlikte doğum kontrol tekniklerinin gelişmesi ve kadınların yaşam alanlarını sınırlandırmak istememesi, kadınların çocuk isteme üzerindeki kontrolünü de arttırmıştır” (Macionis, 2012: 331; Fukuyama, 2009: 138-142):(Aydın & Arlı, 2013). Sınırlı sayıda da olsa mevcut olan çocuklar için de kreşler ve çocuk bakım evleri bu dönemin doğurduğu yeni bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Endüstri sonrası dönemde aile kurumunda meydana gelen değişimin bir yansıması olarak yeni aile modelleri karşımıza çıkmıştır. Bunlar, “Tek ebeveynli aile, babasız aile, karışık aile, birlikte yaşama ve yolcu aileler olarak sıralanabilir” (Kapız, 2002: 128; Yıldırım, 2013: 78)., Akt:(Tekin Epik, M. Çiçek, Ö. Altay, 2017). Tarım toplumu döneminin sonuna kadar hiç alışık olunmayan bu aile modelleri ve birlikte yaşama şekilleri endüstrileşme ile gelen değişimin aile kurumuna verdiği büyük zararı göstermesi açısından ilginç bir tablo sergilemektedir. Nitekim endüstri devriminin etkileri bugüne kadar gelen çok derin etkiler bırakmıştır. “1960’lardan sonra özellikle Batı Dünyasında ortaya çıkmaya başlayan cinsel devrim, kadın özgürlük hareketi ve eşcinsellerin haklarının tanınması gibi akımlar toplumdaki aile yapısında hasara yol açmıştır” (Fukuyama, 2009: 30). Cinsel devrimle birlikte ortaya çıkan, bireylerin cinsel ilişki partnerlerinin özgürce seçebilme imkânı, o güne kadar evlilik ve ailenin sağladığı meşru zeminde gerçekleşen ve üreme ile bir düşünülen mahrem ilişkileri aile dışına taşımıştır” (Turğut, 2017). Mahremiyetin ortadan kalkması da aile kurumunun bireyler için sunduğu koruyuculuk duvarının parçalanmasına neden olmuştur. Bunun sonucunda ortaya çıkan güvensizlik ortamı aile yapısının çatlamasına yol açmıştır. Günümüzde sosyal medya araçlarının mahremiyet sınırlarını neredeyse tamamen ortadan kaldırması ile mahremiyet duvarları tamamen şeffaf ve geçirgen bir yapı kazanmıştır. Bu durumda ailenin korunması ve birlikteliğini devam ettirmesi daha da güç bir hale gelmiştir.
Geleneksel medya ve sosyal medya araçları ile görünürlüğün daha şeffaf hale gelmesi, cinsellik olgusunu tek başına bir amaç haline getirmiştir. “Cinselliğin özgür ve üremeden koparılması, içeriğinin boşaltılması durumu, eşcinselliğin daha fazla görünmesine neden olmuştur” (Giddens, 2013: 72). Eşcinsellerin haklarının dile getirilmesi ve az sayıda da olsa bazı devletlerce tanınması, şüphesiz geçmiş dönemlerde de sapkınlık olarak anlaşılan bir olgunun toplumsal zemine taşınmasına ve alenileşmesine, yani normal bir kimlik unsuru gibi görünmesine neden olmuştur” (Turğut, 2017). Bu yeni algı ve kabullere karşı din ve gelenek hala dirense de özellikle sosyal medyanın etkisi bu direnci etkisiz kılmaktadır. “ABD’nin Massachuset eyaletinde 1984 yılında iki eşcinsel arasında kıyılan nikah töreninde verilen evlilik sertifikası için Hristiyan bir aile örgütü, bu vesika evliliğin sertifikası değil, evliliğin ölümünün sertifikasıdır, demiştir”(Giddens, 2013).
Aile yapısını tehdit eden diğer bir yaklaşım toplumsal ve cinsel özgürlük düşüncelerinden kaynaklanan yeni yaklaşımlardır. Bunlardan en yaygın olanı birlikte yaşamadır. “Birlikte yaşama yasal açıdan evlilik gerçekleşmemiş olmasına rağmen, ortak bir yaşam alanının, evin sorumluluğunun paylaşıldığı ve aralarında cinsel münasebetin var olduğu birlikteliklerdir” (Adak, 2012: 222)., Akt; (Turğut, 2017). Bu birliktelik nikah kavramını ortadan kaldırmaktadır. Nikahın ortadan kalkması geleneksel yapıda, dinin şekillendirdiği ve nikahın temsil ettiği meşruiyet ve aleniyet kavramın toplumsal onay boyutuna darbe vurmaktadır. Modern dönemde evliklerin azalması da aile kurumu aleyhine gelişen bir durum olarak görülebilir (Turğut, 2017).
Aile kurumunu tehdit eden diğer bir yaklaşım da boşanma oranlarının artmasıdır. “Boşanmanın artmasındaki temel neden ekonomik durumun ve sosyal refahın yükselmesidir” (Turğut, 2017). Ekonomik sıkıntılar boşanmalara neden olabilirken ekonomik refahın artması da aile birlikteliğini olumsuz etkileyebilmektedir. Sosyal refahın artması rahat yaşama isteğini beraberinde getirmektedir. Sınırlandırılmak istenmeyen insanlar daha bağımsız ve özgür hareket etmek yönünde bir eğilim gösterebilmekte bu durum da aile yapısını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Aslında bu rahat yaşama isteği bireyselleşmenin getirdiği bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. “Aşırı bireyselleşme insanların birbirlerine tahammülünü azalmaktadır. Ailenin koruyuculuğunu yapan ahlak, gelenek ve inanç değerleri insanları ortak bir paydada buluşturmaktaydı” (Turğut, 2017). Bireyselleşme ile gelenek ve dini değerlerin aileye yüklediği misyon da ortadan kalmış olmaktadır. Böylece hiçbir otoriteye itaat etmek zorunda olmayan insan, modernitenin ilk çıkış mantığına uygun olan yeni bir geleneğin yansımasını sergilemektedir.
Aile kurumunda tarihsel süreçte gerçekleşen bütün bu değişmeler aile yapısında köklü değişikliklere neden olmuştur. Ailenin korunması ve yaşatılması sağlıklı nesillerin yetişmesinde son derece önemlidir. Sosyalleşmenin ilk öğretildiği yer ailedir. Aile toplumsal kuralları ve normların çocuklara ilk öğretildiği yerdir. Ailede meydana gelen bu değişikliklerle birlikte eğitim okula başlama yaşının erkene çekilmesi (3- 4 ) çocukların erken yaşlarda ailelerin etkisinden kurtarılarak kamusal alana dahil edilmesi ve devlet eliyle eğitim verilerek vatandaşlık ilke ve kurallarının resmi bir biçimde öğretilmesi düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Bu durum ailelerin çocukları üzerindeki etkisini ortadan kaldıran bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün dünyada aile kurumunun yaşadığı bu hızlı değişim ve dönüşümün Türk aile yapısını da etkilememesi elbette düşünülemezdi. Sekülerizmin eseri olan modernitenin ve günümüzde yaşadığımız postmodern ve daha özgürlükçü yaklaşımların bütün ulusların aile yapılarını derinden etkilediği gibi Türk aile yapısı da bu etkinin dışında kalamazdı. Bir başka makalemizde Türk aile yapısının tarihsel olarak değişim ve dönüşümünü ele almak bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır.
Avcılık ve toplayıcılık döneminden tarım toplumuna kadar geleneksel motiflerini koruyan aile endüstri devrimi ve aydınlanmacı fikirlerin etkisiyle din ve geleneğin etkisinden çıkarak yeni bir karakter kazanmıştır. Bu karakteri kazanmasında bütün otoritelerin yıkılması ve bireyselliğin ve aklın referans alınması önemli bir etki yapmıştır. Matbaanın icadı ile medyanın etkisinin artması ile aile yapısı mahremiyetini kaybetmeye başlasa da bu konudaki asıl darbeyi postmodernist rüzgarları estiren internet teknolojileri ve sosyal medya araçlarının her eve ve her cebe girmesinden gelen etkiden almıştır. Bu etki bütün ulus devletleri ve bütün yerel kültürleri derinden sarsan bir etki yapmıştır. Meydana gelen sarsıntı özgürlük sınırlarını genişleterek bireyselliği ve zevk odaklı yaşantıyı yaygınlaştırarak aile mahremiyetini ortadan kaldırmaktadır. Belki de aileye olan ihtiyacı ortadan kaldırmak için bir yanılsama hissini vererek aile kurumuna ağır bir darbe vurmaktadır. Geleceğe emin adımlarla ve sağlam bir toplumsal yapı ile ilerlemek isteyen uluslar aileyi güçlendirme konusunda kalıcı ve bilimsel tedbirler almak zorundadır.
Çocuğun Değerinin Tarihsel Değişimi
Çocukluğu “İnsan yaşamı içerisinde bir felaket” olarak tanımlayan Aristo’dan (Sağlam & Aral, 2016) bu yana çocukluk kavramında önemli gelişmeler yaşandı. Çocukluk kavramı tarih boyunca farklı toplumlarda farklı şekilde algılanmıştır. Hatta aynı toplumda bile farklı tarihi dönemlerde çocukluğa atfedilen değer farklılaşmıştır. Çocukluk kavramının neyi ifade ettiği konusunda bugüne kadar farklı görüşler hâkim olmuştur. Çocuğun biyolojik gelişim evreleri dikkate alınarak yapılan tanımlarda çocukluğun biyolojik olarak bir geçiş dönemi olduğu ve çocukların kendi kararlarını alamayan bireyler olduğu görüşü uzun yıllar kabul edilmiştir. Çocukluk eksik ve tamamlanması gereken bir dönem olarak kabul edilerek uzun yıllar hatalı tanımlama ve kabullere konu olmuştur. Orta çağda çocuklara gösterilen ilgi sınırlı olduğu ve bu dönemde bugünkü anlamda çocukluk kavramına rastlanılmadığı belirtilmektedir (Sağlam & Aral, 2016). Burjuvazinin ortaya çıkmasıyla birlikte çocuğa verilen değer de değişmeye başlamıştır. Bu dönemde kilisenin çocuğa sahip çıkması ve çocuğun yalnızca ailelere ait olmadığı görüşü çocuğu aslında paylaşılamayan değerine işaret etmektedir. Aydınlanmanın ve Hümanist dünya görüşünün yaygınlaşması ile birlikte bilim ve teknoloji alanında meydana gelen gelişmeler çocuğun değerinin anlaşılmaya başlamasında önemli bir adım olmuştur. Bilim alanında yaşanan gelişmeler, çocuk ve insan psikolojisi üzerinde yapılan çalışmalar çocukluk kavramının anlaşılmasına önemli katkılar yapmıştır. Bu çalışmalar sonucunda çocuk psikolojisi ve çocuk eğitimi alanından önemli kuramlar ortaya konulmuştur. Aslında bugün çocuk eğitimine başlangıç yaşının 3- 4 yaşına kadar inmesi ve kamusal alan tartışmaları, çocuğun yalnızca ailelerin sahiplendiği bir değer olmayıp kamusal bir değer ifade ettiğini de gösteren önemli bir işaret olarak kabul edilebilir.
Endüstri devrimiyle birlikte ortaya çıkan kentleşme ve sanayileşme büyük miktarda iş gücü açığı ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle küçük işçiler sorunu önemli bir konu olarak gündeme gelmiştir. Madencilik sektöründe büyük insanların giremediği tünellerdeki arabaları çekmek için çocuklar kullanılmıştır. Dokumacılık sektöründe ise kaliteli ilmik atmak için ince parmaklara ihtiyaç olduğu için çocuklar ucuz ve nitelikli işgücü (yetişkinlerin yapamayacağı işleri yapması açısından) olarak kabul edilmiştir. Bu dönemde uzun çalışma saatleri ile işçi çocukların hakları çiğnenmiş ve çocuklar zor şartlarda çalışmak zorunda bırakılmıştır. Kentleşme ve göç olgusunun endüstrileşmeyi takip eden bir olgu olarak karşımıza çıkmasıyla birlikte yaygınlaşmaya başlayan çekirdek aile kavramı ile birlikte çocuk sayıları da azalmaya başlamıştır. Çünkü çocuğa bakacak olan geleneksel anlayıştaki anne kavramı değişmiş ve anne iş kadını olarak baba ile birlikte dışarıda çalışmak zorunda kalmıştır. Bununla birlikte babanın uzun saatler fabrikalarda çalışmak zorunda kalması nedeniyle babasını görmeyen çocuklar sorunu ortaya çıkmıştır.
Birinci ve ikinci dünya savaşları dönemi yalnızca çocukluğun değil topyekûn insanlığın yok olma sürecini getirmiştir. Avrupa’da milyonlarca insanın evsiz ve işsiz kalması şehirlerin tahrip edilmesinin bir sonucu olarak karşımıza çıkmıştır. Bu yıllarda şehirlerin alt yapı ve sanayi tesislerinin tahrip edilmesi savaşlardan canını kurtaran insanların açlık ve sefaletle karşı karşıya kalmalarına neden olmuştur. Böylece ortaya çıkan göç olgusu insanların yalnızca şehirler arası değil ülkeler arası hatta kıtalar arası göç etmesini ortaya çıkarak önemli bir dönemin kapılarını aralamıştır. Savaş yıllarında savaşmak zorunda kalan küçük çocuklar sorunu ise ayrıca ele alınması gereken önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.
İkinci dünya savaşından sonra şehirlerin alt yapılarının yeniden imar edilmesi ile yeni bir kentleşme ve göç olgusu ortaya çıkmıştır. İkinci dünya savaşından ders çıkaran dünya devletleri ailelerin ve çocukların yaşadığı sefaletler sonucunda yeni bir dünya düzeni kurmak için yeni siyasi birlikler ve yeni sözleşmeler imzalamışlardır. Yeni kurulan milletler arası kurumlar çocuğa verilen değerin yeniden ele alınması sonucunu doğurmuştur. Yalnızca Avrupa’da değil, Rusya, Çin, Vietnam, Japonya, Okyanusya, Afrika, Ortadoğu gibi farklı coğrafyalarda yaşanan savaşlar çocukların büyük acılar çekmesine neden olmuştur.
Böylece savaşlardan çıkarılan acı tecrübeler sonucunda 1950’li yılların sonunda başlayan yeni sanayileşme ve şehirleşme hamleleri yeni bir ekonomik gelişmenin temelini atmıştır. Özellikle 1960’lı yıllardan sonra yapılan teknolojik atılımlarla elektronik ve bilişim alanında önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmelerle birlikte çocukları bekleyen yeni bir tehlike ortaya çıkmıştır. Bu tehlikelerden birisi dönemsel olarak doğurganlık oranları ve çocuk sayılarının düşmesi iken ikinci büyük tehlike çocukların teknolojik aletlerin kontrolüne bırakılarak doğadan ve doğal yaşamdan koparılmasıdır. Bugün internet teknolojilerinin yaygınlaşması ile motor becerileri gelişmeyen, dil ve konuşma güçlükleri yaşayan, görme bozuklukları görülen, problem davranışların giderek arttığı ve duvarlar arasına sıkışmış çocuklar sorunu gündemimize yavaş yavaş ve sinsi bir düşman gibi sızmıştır. Aileler bu sorunla nasıl mücadele edeceğini de bilmemekte çünkü ebeveynler de bu teknolojik aletlerin esiri olmuş durumdadır. Çocuk Hakları sözleşmesi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ancak 20 Kasım 1989 yılında kabul edilmiştir. Bugün UNICEF tarafından çocuk hakları ve çocukların bilinçli teknoloji okuryazarı olması konusunda önemli çalışmalar yapılmaktadır (UNICEF, n.d.). Ailelerin özelikle pandemi sürecinde çocukların haklarına riayet etmeleri için bilinçlendirici yayınlar hazırlanmaktadır (UNICEF, 2020). Bu gelişmeler günümüzde çocuğun değerinin daha iyi anlaşıldığını göstermesi açısından önemli göstergeler olarak kabul edilebilir. (Sağlam ve Aral, 2016) tarafından çocukluğun tarihi üzerine yapılan bir araştırmada, “İnsan hakları alanında yapılan çalışmalarla çocukluk kavramına verilen değerin günümüze kadar köklü bir değişim gösterdiği belirtilmiştir.”
KAYNAKÇA
Aydın, M., & Arlı, M. (2013). Sistematik aile sosyolojisi. Çizgi. https://d1wqtxts1xzle7.cloudfront.net/55377095/Islam_CAN-Tarih__Toplum_ve_Kultur_Baglaminda_Aile_ve_Kadin.pdf?1514293851=&response-content-disposition=inline%3B+filename%3DTarih_Toplum_ve_Kultur_Baglaminda_Aile_v.pdf&Expires=1617826842&Signature=bLfshu819
Giddens, A. (2013). Sosyoloji. Kırmızı.
Karaca, F. (2018). Anne Babaların Ve Okul Öncesi Grubu Çocuklarının Çevre Bilincine Sahip Olma Durumlarının Değerlendirilmesi. 121. http://scioteca.caf.com/bitstream/handle/123456789/1091/RED2017-Eng-8ene.pdf?sequence=12&isAllowed=y%0Ahttp://dx.doi.org/10.1016/j.regsciurbeco.2008.06.005%0Ahttps://www.researchgate.net/publication/305320484_SISTEM_PEMBETUNGAN_TERPUSAT_STRATEGI_MELESTARI
Karslı, E. (2019). Modernl eşme Sürecinde Çözülen Aile Yapısı ve Kadını n Yeniden İnşası. 1–14. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/722043
Sağlam, M., & Aral, N. (2016). Tarihsel süreç içerisinde çocuk ve çocukluk kavramı. Çocuk ve Medeniyet Dergisi, 1(2), 43–56. http://cocukvemedeniyet.cocukvakfi.org.tr/index.php/CMD/article/view/41/18
Tekin Epik, M. Çiçek, Ö. Altay, S. (2017). Bir Sosyal Politika Aracı Olarak Tarihsel Süreçte Ailenin Değişen/Değişmeyen Rolleri. Sosyal Politika Çalışmaları Dergisi ·, 44, 160–197.
Turğut, F. (2017). Tarihsel Süreçte Aile Kurumunun Dönüşümü ve Geleceğine Yönelik Çıkarımlar. Medeniyet ve Toplum Dergisi, 1(1), 93–117. https://dergipark.org.tr/en/pub/metder/issue/31233/455469
UNICEF. (n.d.). Çocuk Hakları Etkinlik Kitabı Çocuğunuzla beraber yapabileceğiniz eğlenceli aktiviteler. https://www.unicef.org/turkey/raporlar/çocuk-hakları-etkinlik-kitabı
UNICEF. (2020). Velilere Çocukların Evde Eğitime Devamı için 5 Öneri Velilere Destek Broşürü. In Rapor. https://www.unicef.org/turkey/raporlar/velilere-çocukların-evde-eğitime-devamı-için-5-öneri
Zafer, L. G. E. (2013). Cumhuriyet İle Birlikte Değişen Türk Aile Yapısı Ve Kadının Durumu. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 14(24), 121–134. https://dergipark.org.tr/en/pub/sosbilder/issue/27476/288983








